| Kelime | Anlam | Zaman |
| Allah rahatlık versin | schlafen Sie gut!. | 0:12:29 |
| hobby | hobi | 0:12:3 |
| It´s high time. | Tam vakti./Zamanı geldi de geçti bile. | 0:10:52 |
| fışkırık | water pistol, squirt gun. | 0:10:29 |
| when | z. ne zaman: When will they return? Ne zaman dönecekler? bağ. 1. -diğinde; -diği zaman; -ince; -diği (gün, saat v.b.): You have to get up when the bugle blows. Boru çaldığında kalkman lazım. Start when you please. İstediğin zaman başla. When Faruk arrived she was still dressing. Faruk vardığında hâlâ giyiniyordu. You shouldn´t be thinking of such things when you´re about to kick the bucket. İnsan nalları dikeceği zaman böyle şeyleri düşünmemeli. There were times when he felt like killing her. Onu öldüresi geldiği zamanlar olurdu. We´ll hit the road when the sun goes down. Güneş batınca yola çıkarız. I wonder when she´ll come. Ne zaman gelecek acaba? May´s when the roses are at their best. Mayıs ayı tam gül zamanıdır. 2. -diği zaman, iken, -ken: When prince regent he ruled the country well. Naip prensken ülkeyi iyi yönetti. We saw them when we were in Venice. Venedik´teyken onları gördük. 3. -diğine göre: How can he buy a yacht when all he makes is four hundred million liras a month? Ayda sadece dört yüz milyon lira kazandığına göre nasıl yat alabilir? 4. (-mesi gerektiği) halde, iken, -ken: When he should have gotten at least five hundred million, he only got two hundred million. En az beş yüz milyon lira alması gerekirken sadece iki yüz milyon aldı. 5. (-mesi mümkün olduğu) halde, iken, -ken: She paid, when she could have gone in free. İçeri bedava girebileceği halde para ödedi. zam. ne zaman: Don´t ask me when! Bana zamanını sorma! I don´t know when. Ne zaman olacağını bilmiyorum. | 0:9:59 |
| çok sesli | vielstimmig, mehrstimmig. | 0:9:55 |
| pamuk | coton | 0:9:52 |
| Uhu | s {'u:hu} r puhu (kuşu). | 0:9:22 |
| mercimeği fırına vermek | eine Liebelei miteinander haben. | 0:9:17 |
| afiyet olsun | Guten Appetit!. | 0:8:30 |
| douche | duş | 0:8:25 |
| asepsis | asepsi | 0:8:14 |
| Süryanice | 1. Syriac, the Syriac language. 2. (speaking, writing) in Syriac, Syriac. 3. Syriac (speech, writing); spoken in Syriac; written in Syriac. | 0:8:4 |
| UCRE | (C.: Ucer) Ağaç boğumu. * Düğme. * Bedenin tomur kabaran yeri. * Ayıp. | 0:7:39 |
| Farsça | s Persisch. | 0:5:52 |
| KALBÎ | İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca. | 0:5:42 |
| sevimli | lovable; likable; cute. | 0:5:41 |
| MAKADİR | Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar. | 0:5:31 |
| Macarca | s Ungarisch. | 0:5:19 |
| insancıl | 1. domestic (animal). 2. humanistic, humanist. 3. humane, human. 4. human, pertaining to human beings. | 0:5:11 |